Wednesday, September 15, 2010

doğum günü

Sevgili Enes,

Henüz doğmamış bir çocuğa yazıyorum bu sefer mektubumu. Hâlâ olabileceği en güvenli yerde, annesinin rahminde. Yarın dünyaya açacak gözlerini, henüz annesinin bile haberi yok bundan. Aramızda sır, söylemek yok kimselere. Belki çocuğunun cinsiyetini biliyordur ama, ultrasona girecek kadar şanslıysa elbette. Hoş, bunu pek de önemsediğini sanmıyorum çünkü anneler çocuklarını sevmeye başladıklarında daha bebek bile olmamışlardır değil ki cinsiyetleri olsun.

Mavi beyaz karışımı yün patiklerin -malum, kış kapıda-, narin tenini incitmesin, sıcak tutsun diye pamuklu zıbınların, bezlerin, biberonun ve diğer bilimum eşyan... Her şey hazır, herkes hazır. Seni bekliyorlar.

Annenin karnı burnunda. Sığamıyor yere göğe. Biraz da beli ağrıyor, dokuz ayı geçti ne de olsa. Kolay iş değil. Tekmeliyorsun arada sırada ama pek dışarı çıkmaya niyetin yok gibi, daha ziyade orada olduğunu hatırlatmak istiyorsun sanki. Bugün öğleden sonra annen bir turşudan bir karpuzdan yiyor. Hafiften sancılar yokluyor. Ev ahalisi tetikte. Ne zaman geleceğin de belli olmadığı için ne olur ne olmaz diye ebeye de haber uçurmuşlar çoktan. Eve anneni yoklamaya gelen mahalleli kadınlar işe koşuyorlar anneni, oturtmuyorlar yerine. "Hadi bize bir çay demle kızım, içim kurudu bir bardak su veriver kızım, şu küllükleri döküver de evin kokmasın," diye... Annen kendine eziyet olsun diye böyle yaptıklarını düşünüyor, gencecik, yeni evli daha, bu ilki. "Ne fenalar," diye geçiriyor içinden. Oysa mahalleli kadınlar görmüş geçirmişlerdir, bilirler doğumun arifesinde yürümenin, hareket etmenin yatıp bebeği beklemekten daha iyi olduğunu. Annen mutfakla salon arasında mekik dokurken onlar gülüşüyorlar, dedikodu gırla.

Akşama doğru hava serinliyor, güz mevsimi, Eylül ayı ne de olsa. Kadınların bir kaçı hâlâ orada. Annen alıyor merserize hırkasını sırtına. Bu sefer de bulgur çorbası çekiyor canı. Ayağında yeşil naylon terlik, sırtında ince bir hırka, karnında sen yollanıyorsunuz mutfağa beraberce.

Gece de herkes tetikte ama sen olduğun yerden memnun görünüyorsun. Sadece bir gece daha kalayım diye diretiyorsun. Ama saat geceyarısını geçti, artık ayın 16'sı.

Sabah bir telaş kaplıyor ortalığı. Sıcak su, bezi getirin, ebeye haber verin çabuk, çığlıklar, koşuşturan kadınlar, doğduğun evin yöresinden "ayıptır" diye uzaklaştırılan erkekler ve "korkmasın" diye kovalanan çocuklar, bir de sigarasının birini söndürmeden ötekini yakan ve ne yapacağını bilemeyen her erkek gibi evin kapısının önünde volta atan baban...

Önce sessizlik, derin, tiz bir çığlık sonra. İşte buradasın, yanımızda. Göbek bağın yeni kesilmiş, taze, sıcak bebek kokusu, kan kokusu biraz çarşaflarda. Annen yorgun, gülümsüyor seni kucağına aldığında. Sonsuz mutlu. Aile büyükleri giriyor odaya yavaş yavaş, adını üflüyor deden kulağına: Enes, Enes, Enes! Hoş geldin aramıza, iyi ki geldin.

Nice yıllara!

Sunday, September 5, 2010

emek'ten bayram şekeri

Sevgili Enes,

Derinden bir nefes üfledin herhalde Kars'ta yaktığın sigarandan ki burada da birden soğudu havalar. Belki de Balkanlardan gelen soğuk hava kütlesidir İstanbul'u etkisi altına alan. Soğuk kokuyor sokaklar artık. Pazar sabahı. Saat on bir olmuş, çanlar haber verdi şimdi. Birkaç gündür niyet ettiğim mektubu yazmaya koyuldum sonunda, demli çay yardım ediyor mektubu yazmama. Bulutlar kaplamış her tarafı, sabahleyin odamın penceresinden bakınca güneş çıkacakmış gibi görünüyordu halbuki. Yağmur yağacakmış bugün, hırka taşımak şart artık. Sandaletlerimi çok hızlı terkettim, kapalı ayakkabılarım biraz dargınlarmış bana uzun süredir onlarla ilgilenmediğim için. Bence bir haftaya kalmaz barışırız. Artık pencere açık yatmıyoruz İstanbul'da, serin çok serin çünkü. Oksijen girsin eve diye açıyorum pencereyi, bazen de kuşlar. Perdeler hep açık ama, belki güneş uğrayıp bir çayımı içmek ister diye.

Dün gece kitap okurken bu mektubu düşünüyordum bir yandan da. Latife Tekin selam söyledi satır arasında. "Kar helvası yesin Enes," dedi, "Kayseri Kars'a yakındır." Yalnız pekmezle karılan kar helvasından yiyecekmişsin, kanla karılanından değil.

Bayramın birinci günü alacakmışsın mektuplarımızı, ne güzel! Ben bayram gelmeden çok önce yaptım bayram temizliğini. Bayram temizliği, kış temizliği hepsi birbirine girdi. Yazlıkları naftalinleyip kaldırdım güve yemesin diye. Dip bucak temizlendi her yer, bizim eve ortakçı yaz örümceklerini de kapı dışarı ettim. Ev kombili, yoksa daha olmamış kestaneleri sobanın üstünde pişirmeye kalkmıştım çoktan. Bir tanesini Bekir'e (sizin ifadenizle Ebu'ya) hediye ettim bile. Yemeye kalkmasa bari çiğ kestaneyi.

Sabah alışverişe çıktım, bayram yaklaşıyor diye çeşit çeşit kolonya şişeleri, rengârenk şekerler vitrine çıkmış bile. Geçen bayram almıştım, bu bayram da alacağım eve şekerle kolonya. Özgür ne derse desin. Kapımızı çalan mahalleli çocuklar yok belki ama kapımızı çalan arkadaşlarımız var. Hem kolonya değilse bile şeker şart.

Sanal mektup tuhaf geliyor bana, adresini ver de içinde arkadaş izi olan mektup göndereyim sana. İçine bayram şekeri de koyarım söz, gerçi 'Bu ne?' diye mektubu açıp şekerini yemeye kalkanlar olabilir. O zaman da senin payını ayırır evde saklarım merak etme.

Annem ev yapımı çilek reçeli yolladı. Bitmeden yetiş pazar kahvaltısına, bekliyoruz. Çayı ben demlerim, gelirken ekmekle gazete al yeter.

İyi bayramlar, bugün mutlaka bir şeker ye!