Sevgili Enes,
Henüz doğmamış bir çocuğa yazıyorum bu sefer mektubumu. Hâlâ olabileceği en güvenli yerde, annesinin rahminde. Yarın dünyaya açacak gözlerini, henüz annesinin bile haberi yok bundan. Aramızda sır, söylemek yok kimselere. Belki çocuğunun cinsiyetini biliyordur ama, ultrasona girecek kadar şanslıysa elbette. Hoş, bunu pek de önemsediğini sanmıyorum çünkü anneler çocuklarını sevmeye başladıklarında daha bebek bile olmamışlardır değil ki cinsiyetleri olsun.
Mavi beyaz karışımı yün patiklerin -malum, kış kapıda-, narin tenini incitmesin, sıcak tutsun diye pamuklu zıbınların, bezlerin, biberonun ve diğer bilimum eşyan... Her şey hazır, herkes hazır. Seni bekliyorlar.
Annenin karnı burnunda. Sığamıyor yere göğe. Biraz da beli ağrıyor, dokuz ayı geçti ne de olsa. Kolay iş değil. Tekmeliyorsun arada sırada ama pek dışarı çıkmaya niyetin yok gibi, daha ziyade orada olduğunu hatırlatmak istiyorsun sanki. Bugün öğleden sonra annen bir turşudan bir karpuzdan yiyor. Hafiften sancılar yokluyor. Ev ahalisi tetikte. Ne zaman geleceğin de belli olmadığı için ne olur ne olmaz diye ebeye de haber uçurmuşlar çoktan. Eve anneni yoklamaya gelen mahalleli kadınlar işe koşuyorlar anneni, oturtmuyorlar yerine. "Hadi bize bir çay demle kızım, içim kurudu bir bardak su veriver kızım, şu küllükleri döküver de evin kokmasın," diye... Annen kendine eziyet olsun diye böyle yaptıklarını düşünüyor, gencecik, yeni evli daha, bu ilki. "Ne fenalar," diye geçiriyor içinden. Oysa mahalleli kadınlar görmüş geçirmişlerdir, bilirler doğumun arifesinde yürümenin, hareket etmenin yatıp bebeği beklemekten daha iyi olduğunu. Annen mutfakla salon arasında mekik dokurken onlar gülüşüyorlar, dedikodu gırla.
Akşama doğru hava serinliyor, güz mevsimi, Eylül ayı ne de olsa. Kadınların bir kaçı hâlâ orada. Annen alıyor merserize hırkasını sırtına. Bu sefer de bulgur çorbası çekiyor canı. Ayağında yeşil naylon terlik, sırtında ince bir hırka, karnında sen yollanıyorsunuz mutfağa beraberce.
Gece de herkes tetikte ama sen olduğun yerden memnun görünüyorsun. Sadece bir gece daha kalayım diye diretiyorsun. Ama saat geceyarısını geçti, artık ayın 16'sı.
Sabah bir telaş kaplıyor ortalığı. Sıcak su, bezi getirin, ebeye haber verin çabuk, çığlıklar, koşuşturan kadınlar, doğduğun evin yöresinden "ayıptır" diye uzaklaştırılan erkekler ve "korkmasın" diye kovalanan çocuklar, bir de sigarasının birini söndürmeden ötekini yakan ve ne yapacağını bilemeyen her erkek gibi evin kapısının önünde volta atan baban...
Önce sessizlik, derin, tiz bir çığlık sonra. İşte buradasın, yanımızda. Göbek bağın yeni kesilmiş, taze, sıcak bebek kokusu, kan kokusu biraz çarşaflarda. Annen yorgun, gülümsüyor seni kucağına aldığında. Sonsuz mutlu. Aile büyükleri giriyor odaya yavaş yavaş, adını üflüyor deden kulağına: Enes, Enes, Enes! Hoş geldin aramıza, iyi ki geldin.
Nice yıllara!
No comments:
Post a Comment