Sunday, October 17, 2010

İSTANBUL DİNLE ! - enes'ten



Bana ayat hakkında bir şey soruyorsanız bilmiyorum,
Sormuyorsanız biliyorum.

İSTANBUL DİNLE !

İstanbul sen kaç yaşındasın bilmiyorum ama askere geldim geleli ben birkaç yaş aldım. Akran sayılmayız belki, ama aramızdaki yaş farkını daralttım. Nice şehirleri adımladım, geldiğim yeri unuttuğum metastaz zamanlarda nice şehirlerin siluetine bakakaldım, şu kesin İstanbul! Şu dar-ı dünya hiçbir yerde dönmediğinden hızlı dönmüyor senin yanında.
Bu sefer sana apayrı bir yerden öykünüyorum be İstanbul. Bir kadının bir gece bile varlık sürdüremeyeceği bir yerden. 65 kanal çeken bir TV tadındaki koğuşların iniltisinden… Bu kez kelimelerimde Rus binalarının hımbıllığında Kars manzaralı düşlere katık edeceğim seni İstanbul. Bu eski binalarda duvarları bile ağlatmaya yetecek kadar his var anlıyormusun İstanbul?
Gitmeden sevda sözleri fısıldamalıydım kulağına İstanbul biliyorum, Bize iç Rönesans vaat ederek altın varaklarla sunduğun eşsiz bedenini ezbere almak varken kendimizi fabrika griliğine, evimizin sarı odalarına mahpus bıraktığımız her güne böyle lanet etmemeliydik buradan.
Zaman zaman içtimalarda kaçamak bakışlar fırlatıyorum karşımızda screensaver tadında duran Kars kalesine. Masallardan iğdiş edilmiş bir hali var, masallara inanmak artık çok güç olsa da İstanbul. Masallarda prensesler kurbağlara öpücük verir ve kurbağlar sevimli prenslere dönüşür. Gerçek yaşamda ise Prensesler prensleri öper ve prensler kurbağ’ya dönüşüyor be İstanbul.
Arkadaş muhabbetlerinde kalbimizdeki kirden kendimizi abararak gülerek arındırdıktan sonra gözünün içine baka baka ”Hayat 5 dakika durup çay içmeni beklemez” diyorduk ya belki hatırlarsın İstanbul. Peki soruyorum sana bırak 5 ayı tanrıları bile kıskandıracak bedene ve ruha sahip olduğumuz şu yaşta hayat 5 dk. Durup askerlik yapmanı bekliyor mu?
Karsın sarı-soğuk akşamları sana bu denli uzak olmamalıydı be İstanbul. Aramızda ismi coğrafya kitaplarında bile anılmayan dağlar, nehirler, ovalar var. Bir arkadaşım manzara güzeldir ama uzaktan bakınca derdi Seni uzaktan sevmek aşkların en bedbahtı be İstanbul. Bu yaşadığımız hayatın eskizi sen olmamalıydın..”Gidecek yer ne kadar uzak olabilir kendinin ücrasında yaşayan benim için” demiş ya şair. Kendimin ücrasıyla gidilecek yerin bu denli örtüştüğü başkaca bir zaman hatırlamıyorum lan İstanbul. Oysa senin koynun böylemiydi, Bir şeyler fısıldasam 7 tepene yankı olur, feveran edecek olsam dalgalarına gömülürdü İstanbul.
Vücudundaki mintanlarla kemiğin meydanlarda bir mal gibi sayıldığı o gecelerin sabahlarında artık sen “sen” değilsindir İstanbul. Vücudun, bünyen, zihnin aynıdır da duyguların ötenazi olmuştur. Bir yanlarını yüksek tavanlı koğuş koridorlarının dehlizinde, erkek muhabbetlerinin seviyesizliğinde, senin yerine hayatını biçimlendiren devletin apış arasında, kendini “oraya” ait hissetmemenin anavatanında bırakmışsındır. O gecelerin sabahlarında bir kadını sevmenin ne demek olduğunu, inci pastanesindeki profitrölün tadını, yağmur çiselerken gündoğumunda kendini denize bırakmayı, ağır kaçan bir akşam yemeğinden sonra Bahariye’de adımlamayı, buzdolabının ışığıyla gece yarısı karanlıkta “mutfak içi aydınlanmasını” bir bir unutursun İstanbul.
Şu an muhtelif radyo, programlarında veya telefon konuşmalarında “siz orada olduğunuz için biz burada rahat yaşıyoruz” diyenlere buradan yani itin açlıktan ve soğuktan öldüğü bu yerden seslenmek istiyorum İstanbul!
- Sizin orada gün görmemiş kıçlarınızla bu denli keyif çatarak yaşadığınızı bildiğimiz için biz burada bu denli ıstıraplı askerlik yapıyoruz.
Istırap bu çekersin geçer bir şey olmaz diyorlar şemsiye teorisyenleri. Tesbih değil ki bu çekilince bitsin be İstanbul. Kerbelanın bile bir adı var da buradaki ıstırabın bir adı yok anlayacağın İstanbul.
Akreple yelkovanın birbiriyle pek sevişmediği anlarda, uyku günün tek piyangosudur sanki… Gün içerisinde kayda değer hiçbir şey olmaz. Yeni başlanılan bir uyuşturucu tadında bir doz alınan uyku öyle hüküm sürer ki tüm benliğiyle seni teslim alır İstanbul. Dayanamaz teslim olursun..
Burada santimetreye 1 insanın düştüğü bu yerde bir Çinlinin neler hissettiğini çakozluyorsun. Askerin dili tektir. Yadsınamaz, çarpıtılamaz, yorumlanamaz. Hamasi nutuklara gebedir. Herşeyin bu sınırlar içerisinde bir standartı vardır. Kahvaltıda çıkan çürük domatesin bile. Ne kadar mutlaksa o kadar muğlâklaşır. Her şeyin bir standartı vardır da İstanbul; Askerlik oyununa ivedilikle adapte olanların, salyalar akıtarak hakaret edenlerin, vitrinde “şerefli Türk sancağı” varken askerlerin birbirini düzmesine ses çıkarmamanın, körpecik yaşta kolları jiletle çizilen Türkiye haritası kıvamında alın yazılarının adı yoktur.
Nerden tutsan burası devler içerisinde bir devlet gibidir. Dedik ya İstanbul! Herkesin tek tip olduğu bu devlette başlıca geçim kaynakları,beklemektir..Yazlar sıcak ve can sıkıcı kışlar soğuk ve can sıkıcıdır. Para birimi bozuk paralar,dini ”benimde babannem başörtülü ama..” cümlesine indirgenebilir basitliktedir.Yer altı kaynakları kanla sulanmış bu topraklar,yerüstü kaynakları ise kansız keyif çatanlar olan bu ülkede dağlar insanın üstüne üstüne dik uzanır.Konuşulan dil emir komuta,Yönetim şekli ise hiyerarşidir.
Onca keşmekeşin arasında tüm nasırlarının üzerine gidip bir duygu esnemesinde bulutlardan fal bakacak kadar,bir doz tebessümde dünyaya bağlanacak kadar hayata çapa atarsın ki, Orduevlerindeki saygınlığın kıymığı aranmayan metruk binalardan esen gür nidalı rüzgar son ada vapurunun halatını iskeleye koşuşturanları görmezden gelen çimacı edasında halatları koparıp belirir yanı başında..
“Kendimi koysam kendimin üstüne yine de yetişemiyorum ey aşk ayaklarının dibine” demiş ya şair. Kendimizi koyuyoruz üst üste, kule yapıyoruz, amuda kalkıyoruz ama komutanların ayak hizasına çıkamıyoruz lan İstanbul! Onca hayat görüşümüz, hayallerimiz, deneyimlerimiz, farklılıklarımız komutan apoletlerinden kayan yıldızların esiri,postalların pestili oluyor.
Hepsi bir yana seni çok özledim be İstanbul. Bu kaçıncı sabah “sensiz” uyandığım tam kestiremiyorum ama daha şimdiden moda akşamlarına hasretim,beylerbeyi ihtişamına,Beyoğlu zıptıkçılığına,ikitellideki fabrika griliğini bile özledim lan İstanbul..
Akşamdan kalma sabahlarını, kadınlarının cılız ama başat sesini,simit-peyni-çay teslisini,neşe ile kurulan kahvaltı sofralarını,hepsinden önemlisi “seni”,yağmurdan sonra beliren peçesiz yüzünü çok özledim,çok özledim İstanbul!



Wednesday, September 15, 2010

doğum günü

Sevgili Enes,

Henüz doğmamış bir çocuğa yazıyorum bu sefer mektubumu. Hâlâ olabileceği en güvenli yerde, annesinin rahminde. Yarın dünyaya açacak gözlerini, henüz annesinin bile haberi yok bundan. Aramızda sır, söylemek yok kimselere. Belki çocuğunun cinsiyetini biliyordur ama, ultrasona girecek kadar şanslıysa elbette. Hoş, bunu pek de önemsediğini sanmıyorum çünkü anneler çocuklarını sevmeye başladıklarında daha bebek bile olmamışlardır değil ki cinsiyetleri olsun.

Mavi beyaz karışımı yün patiklerin -malum, kış kapıda-, narin tenini incitmesin, sıcak tutsun diye pamuklu zıbınların, bezlerin, biberonun ve diğer bilimum eşyan... Her şey hazır, herkes hazır. Seni bekliyorlar.

Annenin karnı burnunda. Sığamıyor yere göğe. Biraz da beli ağrıyor, dokuz ayı geçti ne de olsa. Kolay iş değil. Tekmeliyorsun arada sırada ama pek dışarı çıkmaya niyetin yok gibi, daha ziyade orada olduğunu hatırlatmak istiyorsun sanki. Bugün öğleden sonra annen bir turşudan bir karpuzdan yiyor. Hafiften sancılar yokluyor. Ev ahalisi tetikte. Ne zaman geleceğin de belli olmadığı için ne olur ne olmaz diye ebeye de haber uçurmuşlar çoktan. Eve anneni yoklamaya gelen mahalleli kadınlar işe koşuyorlar anneni, oturtmuyorlar yerine. "Hadi bize bir çay demle kızım, içim kurudu bir bardak su veriver kızım, şu küllükleri döküver de evin kokmasın," diye... Annen kendine eziyet olsun diye böyle yaptıklarını düşünüyor, gencecik, yeni evli daha, bu ilki. "Ne fenalar," diye geçiriyor içinden. Oysa mahalleli kadınlar görmüş geçirmişlerdir, bilirler doğumun arifesinde yürümenin, hareket etmenin yatıp bebeği beklemekten daha iyi olduğunu. Annen mutfakla salon arasında mekik dokurken onlar gülüşüyorlar, dedikodu gırla.

Akşama doğru hava serinliyor, güz mevsimi, Eylül ayı ne de olsa. Kadınların bir kaçı hâlâ orada. Annen alıyor merserize hırkasını sırtına. Bu sefer de bulgur çorbası çekiyor canı. Ayağında yeşil naylon terlik, sırtında ince bir hırka, karnında sen yollanıyorsunuz mutfağa beraberce.

Gece de herkes tetikte ama sen olduğun yerden memnun görünüyorsun. Sadece bir gece daha kalayım diye diretiyorsun. Ama saat geceyarısını geçti, artık ayın 16'sı.

Sabah bir telaş kaplıyor ortalığı. Sıcak su, bezi getirin, ebeye haber verin çabuk, çığlıklar, koşuşturan kadınlar, doğduğun evin yöresinden "ayıptır" diye uzaklaştırılan erkekler ve "korkmasın" diye kovalanan çocuklar, bir de sigarasının birini söndürmeden ötekini yakan ve ne yapacağını bilemeyen her erkek gibi evin kapısının önünde volta atan baban...

Önce sessizlik, derin, tiz bir çığlık sonra. İşte buradasın, yanımızda. Göbek bağın yeni kesilmiş, taze, sıcak bebek kokusu, kan kokusu biraz çarşaflarda. Annen yorgun, gülümsüyor seni kucağına aldığında. Sonsuz mutlu. Aile büyükleri giriyor odaya yavaş yavaş, adını üflüyor deden kulağına: Enes, Enes, Enes! Hoş geldin aramıza, iyi ki geldin.

Nice yıllara!

Sunday, September 5, 2010

emek'ten bayram şekeri

Sevgili Enes,

Derinden bir nefes üfledin herhalde Kars'ta yaktığın sigarandan ki burada da birden soğudu havalar. Belki de Balkanlardan gelen soğuk hava kütlesidir İstanbul'u etkisi altına alan. Soğuk kokuyor sokaklar artık. Pazar sabahı. Saat on bir olmuş, çanlar haber verdi şimdi. Birkaç gündür niyet ettiğim mektubu yazmaya koyuldum sonunda, demli çay yardım ediyor mektubu yazmama. Bulutlar kaplamış her tarafı, sabahleyin odamın penceresinden bakınca güneş çıkacakmış gibi görünüyordu halbuki. Yağmur yağacakmış bugün, hırka taşımak şart artık. Sandaletlerimi çok hızlı terkettim, kapalı ayakkabılarım biraz dargınlarmış bana uzun süredir onlarla ilgilenmediğim için. Bence bir haftaya kalmaz barışırız. Artık pencere açık yatmıyoruz İstanbul'da, serin çok serin çünkü. Oksijen girsin eve diye açıyorum pencereyi, bazen de kuşlar. Perdeler hep açık ama, belki güneş uğrayıp bir çayımı içmek ister diye.

Dün gece kitap okurken bu mektubu düşünüyordum bir yandan da. Latife Tekin selam söyledi satır arasında. "Kar helvası yesin Enes," dedi, "Kayseri Kars'a yakındır." Yalnız pekmezle karılan kar helvasından yiyecekmişsin, kanla karılanından değil.

Bayramın birinci günü alacakmışsın mektuplarımızı, ne güzel! Ben bayram gelmeden çok önce yaptım bayram temizliğini. Bayram temizliği, kış temizliği hepsi birbirine girdi. Yazlıkları naftalinleyip kaldırdım güve yemesin diye. Dip bucak temizlendi her yer, bizim eve ortakçı yaz örümceklerini de kapı dışarı ettim. Ev kombili, yoksa daha olmamış kestaneleri sobanın üstünde pişirmeye kalkmıştım çoktan. Bir tanesini Bekir'e (sizin ifadenizle Ebu'ya) hediye ettim bile. Yemeye kalkmasa bari çiğ kestaneyi.

Sabah alışverişe çıktım, bayram yaklaşıyor diye çeşit çeşit kolonya şişeleri, rengârenk şekerler vitrine çıkmış bile. Geçen bayram almıştım, bu bayram da alacağım eve şekerle kolonya. Özgür ne derse desin. Kapımızı çalan mahalleli çocuklar yok belki ama kapımızı çalan arkadaşlarımız var. Hem kolonya değilse bile şeker şart.

Sanal mektup tuhaf geliyor bana, adresini ver de içinde arkadaş izi olan mektup göndereyim sana. İçine bayram şekeri de koyarım söz, gerçi 'Bu ne?' diye mektubu açıp şekerini yemeye kalkanlar olabilir. O zaman da senin payını ayırır evde saklarım merak etme.

Annem ev yapımı çilek reçeli yolladı. Bitmeden yetiş pazar kahvaltısına, bekliyoruz. Çayı ben demlerim, gelirken ekmekle gazete al yeter.

İyi bayramlar, bugün mutlaka bir şeker ye!

Saturday, August 28, 2010

Sevgili Enes,

Komutana yaptığın espri kulağıma ulaştı. 'buralar eskiden hudutluktu' söylemi sana bol bol kars pekmezi yedirir umarım.

Bu sabah intikamını fecii bir şekilde aldım. Ahmet'i 6:45 te uyandırıp işe uğurladım. Gerçi yağmur yağğmıyordu bu defa ama o günler de yakın görünüyor. Güzel günler bizi bekliyor Enes : )

Wednesday, August 18, 2010

cem'den


şimdi muhtemelen sen akraba evliliğinin biyolojik ve tarihsel gerçekliğini daha yakından görecek ve irdeleyecek kadar şanslısın, demeyeceğim ki kaldırmak zordur.

enes'siz kadınlar 40 yaş bunalımında yaşanmamış cinselliklerini daha bir fütursuz kahkahalarla savuruyor üzerimize, fransızca hala uzak ve seksi bir dil, futbol ve posta gazetesinin üçüncü sayfa haberleri hala gündelik hayatımıza egemen. senin kadar düzenli adımlar atamasak ta şu an, kaldırımlarda seksi bir kadının yanında yürüyüp te yalnızlığımızı saklayacak kadar aynıyız oğlum. koğuşta uyanmaktan tek farkımız yeşil don giymeyişimiz,biraz da terliksiz banyomuzda lavabo karşısında fiyakayı düzeltmeyi sabah içtiması olarak görmemiz.

bir asker mektubu ne nasihat niteliğinde olmalı, ne içini rahatlatır yavşaklıkta olmalıdır. evet asker uyumaz, acıkmaz, susamaz. eminim bu erdemli vasıfların herbirini şu kısa süreçte edinecek, aylarca seni işsiz ve umutsuz bırakmış yadigar vatanına borcunu hakkıyla ödeyeceksin.

sabah ereksiyonunu yaşamadan kalktığın içtimalarda ucu niagara şelalesi kadar coşkulu bir orgazm sürecinde olduğunu düşlersin umarım, bitişinde çağlayıp coşacağın, kilolarca düşünceden arınıp hafifleyeceğin bir süreç. ne sıklıkla görürsün bilmiyorum ama, doldur boşalt varillerinden kurtulduğun günü hayatının boşalması olarak düşlemen sanırım saniyelerini dakikalaştıran ve izafiyet teoremine taş çıkaran askerlik edinimini kolay atlatmana yardımcı olacaktır - nasihat vermeyene bak -.

ha bir de sen yokken digiturk bağlattık, günboyu festival filmleri yayınlayan kanallardan, HD kalitesinde hayvanlar aleminin seks hayatını olmayan düzenli seks hayatımıza difüze ettiğimiz belgesel kanallarından, hava durumu kanallarına kadar herşey var lan. artık sabahları afrika'da ağustosta susuzlukta cibuti'de hava kaç derece ya da nem oranı kaç, anında öğrenebiliyoruz. öğrendiğimiz kadarıyla kars'ta güzleri bol yağış oluyormuş, ıslanırken esaretin bedeli'nin son sahnesi gelsin aklına.

öpüyorum gözlerinden.

cem.

ebu'dan

Sevgili Enes;

Seni çocukluğumun kentine bir "yetişkin" olarak yollamak zor oldu. Eminim orada ağzından çıkan “soğuk” hava dalgaları, çocukluğumun çocuksu ve sıcak yankısını çoktan silecek ve Kars artık “yetişkin” ve “galiz” bir kent olarak hafıza mekanlarımıza yer edecek.

Artık Kars mevzu bahis olduğunda, benim çocukluğumla ilgili hatırladığım birkaç yaşlı anıyı, tazecik, ürpertici, kışkırtıcı ve baskın askerlik anılarıyla bastıracaksın. Bu sefer genelleme yapmana izin vereceğim sanırım. Tek tesellim “Türk kadınları” ile ilgili genellemeler yapamayacak oluşun. Tabii sana Kars kadınlarını göstermeyeceklerini umuyorum.

“Askerlik”le ilgili daha az şeyle, Kars’la ilgili daha fazla şeyle dönmeni dilerim. Bir çok sanatçının, yazarın çıldırmasını engelleyen bu şehrin sana “o olmasaydı çıldırırdım” gücünü vermesi en büyük temennim.

Soğukta büzüşmek, emirle buz olmaktansa bitirdikten, geride bıraktıktan sonra, kendi kişisel cumhuriyetinin bayrağını tekrar göndere çektikten sonra alacağın tuhaf zevki “erken finaller”le yaşamaya başlamanı öneririm. Biliyoruz ki bu memleketin çarptığı kapıya dönüp kızan adamında da, “çocuk iyi ama torun çok farklı be” diyen emeklisinde de, “açılım açılım dediniz..” diyen kemalistinde de, apartman darbesi yapan albayında da, golf oynayan ve kendine ocakbaşıcı arayan komutanında da gülünecek taraflar var. Bizi yaşlandırmayacak olan gülmektir ve biz bunun için bir ordu kurabilecek kadar gülmeye açız.

Herhalde askerliğini Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un, Uğur Yücel’in, Orhan Pamuk’un öykündüğü bir şehirde yapan bir insanın “çıktım komutanın karşısına” tipi anıları değil daha başka eksenlerde, tematik ürünleri olur gibime geliyor. Sana da bu yakışırdı. TSK’nın bu asistini iyi değerlendirmelisin.

Şimdi biz bu sivil geyikleri yaparken, belki bu dünya sana biraz uzak kaçmış olabilir. Ama dünya bu. Vitamini kabuğunda deseler de inanma. Kabuğunu ve askeri kıyafetleri soyduğunda, özüne de ulaşırsın. “Vatani hizmet”in bitince biz heralde o özde bir yerlerde seni elimizde ananaslarla (askerde yapılmış bütün kaliteli erkek esprilerine iade-i itibarı vermek adına) bekliyor oluruz. O özde bizi bulamazsan üzülme, kime sorsan gösterirler.

Selametle.

Ebu- 18 Ağustos 2010